İçeriğe geç
  • Dolar 49,3979 ▲ %0,03
  • Euro 55,6494 ▼ %0,18
  • Sterlin 65,3956 ▼ %0,16
  • Gram Altın 6.644,78 ▲ %1,51
  • Çeyrek Altın 10.816,51 ▲ %1,07
  • Gümüş 96,37 ▲ %2,79
  • Bitcoin 4.085.507 ▲ %0,29
  • BIST 100 12.265,98 ▲ %0,43

Gündem

Zeynep Duygu yazdı | Solcular neden bizim düşmanımız?

Zeynep Duygu, "Solcular neden bizim düşmanımız?" yazısında din, antikomünizm, işçi sınıfı ve ortak mücadele ilişkisini tartışıyor. Zeynep Duygu yazdı | Solcular neden bizim düşmanımız? Medyascope

Ankara'da TEKEL işçilerinin direnişinin içinden geçmek zorunda kaldığım günü hiç unutmuyorum. O yıllarda bir cemaatin içinde hocalık yapıyordum. Din dersleri, sohbetler veriyor, uzun pardösüler, geniş örtüler giyiyordum. Çocukluğumun ve gençliğimin bir kısmı sağcılığın, İslamcılığın içinde geçmişti. Ailem de o dünyanın içindeydi. İçinde büyüdüğüm sağcı ve İslamcı çevrelerde solcular hakkında ne düşünmem gerektiğini daha onlarla tanışmadan öğrenmiştim.

O gün işçilerin arasından geçmem gerekiyordu ama korkuyordum. Kıyafetim nedeniyle aşağılanacağımı, saldırıya uğrayacağımı, hatta öldürülebileceğimi düşünüyordum. Bugün bunları yazarken biraz gülüyorum ama o gün gerçekten korkmuştum.

Korkumun beslendiği deneyimlerim de vardı. Ankara'da Kurtuluş Parkı'nda yürürken başörtüme yönelik bakışları, laf sokmaları hatırlıyorum. O insanların hangi siyasi görüşten olduklarını bilmiyordum. Yaşadıklarım, içinde büyüdüğüm çevreden dinlediklerimle birleşiyor, zihnimdeki düşmanlığı daha inandırıcı kılıyordu.

Neyse, mecburen işçilerin arasından geçmeye başladım.

Bir kadın slogan atıyordu. Emeğe dair bir söz söyledi. Ne söylediğini bugün tam olarak hatırlamıyorum ama o söz hemen bir ayeti getirdi aklıma. Necm suresinin 39. ayeti: İnsana ancak kendi çabasının karşılığı vardır.

Durdum.

Ben bu ayeti biliyordum. Yıllarca emeğin kıymetini, kul hakkını, adaleti öğrenmiş, anlatmıştım. Karşımda ise emeğinin hakkını isteyen insanlar vardı. Peki neden onlardan korkuyordum?

Solcular neden bizim düşmanımızdı?

İşçileri izlemeye başladım. Bağlama çalıyor, türküler söylüyorlardı. Uzunca bakakalmış olmalıyım ki beni de yanlarına davet ettiler. Birbirimize mesafeliydik. Ben çekiniyordum, onların da bana nasıl yaklaşacaklarını pek bilemediklerini hissediyordum. Sonra oturdum. Söyledikleri türküler arasında babamın söyledikleri de vardı.

O alandaki insanların hepsinin solcu olduğunu bilmiyordum. Ben eylemi solcuların yaptığı bir iş olarak öğrenmiştim. İşçilerin her birinin siyasi görüşünü bilmeden onları zihnimde aynı yere koymuştum.

O gün, bana anlatılan insanlarla kendi gözlerimle gördüklerim arasındaki farkı düşünmeye başladım. Haklarını isteyen insanlara neden düşman olmam gerektiğini kendime açıklayamıyordum.

TEKEL işçilerinin Aralık 2009'da Ankara'da başlayan direnişi 78 gün sürdü. Özelleştirme sonrasında dayatılan 4/C statüsüne, iş güvencesinin ve kazanılmış hakların kaybına karşı mücadele ediyorlardı. Türkiye'nin farklı şehirlerinden gelmişlerdi. Hayatları hakkında alınan kararlara razı olmuyorlardı.

Peki biz ne öğrenmiştik? Çalışmak erdemdi. Alın teri kıymetliydi. Kul hakkı yemek günahtı. Ama işçinin ücretini, çalışma koşullarını ve kendi hayatı üzerindeki söz hakkını savunmak neden aynı açıklıkla anlatılmıyordu?

Bu sorunun Türkiye'de uzun bir siyasi tarihi var. Soğuk Savaş boyunca komünizm karşıtlığı devletin güvenlik politikalarında, milliyetçi-muhafazakâr örgütlenmelerde, dinî yayınlarda ve gündelik hayatta yer buldu. Solculuk dinsizlikle, dinsizlik ahlaksızlıkla, komünizm de milletin ve devletin varlığına yönelik tehditle ilişkilendirildi.

1950'li ve 1960'lı yıllarda faaliyet gösteren Komünizmle Mücadele Dernekleri bu söylemi örgütlü biçimde taşıdı. Dini, aileyi, milleti ve devleti korumak aynı siyasi mücadelenin parçaları olarak sunuldu. Böyle bir ortamda işçinin grevdeki başka bir işçiyi kendisine yakın görmesi de zorlaşabiliyordu.

1970'lerin İslamcı sendikacılığı üzerine yapılan araştırmalar, bazı çevrelerin sendikal örgütlenmeyi kabul ederken greve dinî gerekçelerle karşı çıktığını gösteriyor. Sosyalist işçi hareketinin etkisini sınırlama isteği de bu yönelimin parçalarından biriydi. HAK-İŞ'in tarihini ele alan çalışmalar ise dinî kimliğin işçilerin çıkarlarını nasıl tanımladığını ve temsil ettiğini tartışıyor. İslamcı işçilerin veya sendikaların hepsi aynı tutumu benimsemedi; bu hareketlerin içinde de farklı mücadele anlayışları gelişti.

İşçiyle patronun aynı inancı paylaşması, ücret ve çalışma koşullarında aynı çıkarlara sahip oldukları anlamına gelmiyor. Buna rağmen işçi, patronu kendisine yakın görürken aynı haklar için greve çıkan başka bir işçiden uzak durabiliyor.

Grevin dinî ve millî değerlere aykırı gösterildiği bir ortamda, işçinin kendi hakkını savunması bile sadakat meselesine dönüşebiliyordu. Ücretini artırmak isteyen, çalışma koşullarına itiraz eden bir işçi, hakkının ne olduğundan önce kimin safında durduğu üzerinden yargılanabiliyordu. Emeğin kıymeti anlatılıyor, emeğin hakkını almak için kullanılacak araçlara sınır çiziliyordu.

Devletin, sermayenin ve dinî hareketlerin her zaman aynı amaçlarla hareket ettiğini söyleyemeyiz. Ancak çıkarlarının örtüştüğü dönemlerde antikomünizm, işçilerin kimlere güveneceğini ve hangi mücadelelerden uzak duracağını etkiledi. İşçilerin birlikte pazarlık etmesi zorlaştığında işverenin karşısındaki örgütlü güç de zayıfladı.

Böylece bir işçi, kendi emeğinden kazanç sağlayan sermaye sahibini siyasi veya dinî bakımdan kendisine yakın görebilirken aynı çalışma koşullarına itiraz eden başka bir işçiyi düşman sayabiliyordu.

Bunu muhafazakâr işçilerin kendi çıkarlarını bilmemesiyle açıklamak kolaycılık olur. İnsanlar bir cemaate veya siyasi çevreye yalnızca söylenenlere inandıkları için katılmıyor. Orada dayanışma buluyor, iş öğreniyor, arkadaşlık kuruyor, bazen barınacak yer ve ekonomik destek sağlıyorlar. Kendilerini oraya ait hissediyorlar.

Geçimini ve sosyal çevresini bu ilişkiler içinde kuran bir insanın itiraz etmesi de kolay olmuyor. Üstelik insanlar her zaman kendi çıkarlarını bilmedikleri için susmuyor. İşini kaybetmekten, yalnız kalmaktan veya yıllardır bağlı olduğu çevreyle ilişkilerinin bozulmasından çekinebiliyor. Maddi bağımlılıkla siyasi rıza iç içe geçiyor.

Solun bazı çevrelerinin başörtülü kadınlara ve dindarlara yönelik ayrımcı tutumlarını da unutmuş değilim. Bunların benim hayatımda karşılığı oldu. Yine de kendi yaşadığım haksızlık, emeğinin hakkını isteyen bir işçiye neden düşman olmam gerektiğini açıklamıyordu.

O gün başlayan sorgulama sonraki yıllarda sürdü. İçinde bulunduğum kurumları, öğrendiğim siyasi düşmanlıkları yeniden düşündüm.

2011 yılından beri antikapitalist Müslüman bir kadın olarak emek mücadelesinin, sol hareketin içindeyim. Beled suresinin 13. ayetindeki "Fekku Rakabe"den hareketle "Kölelere özgürlük!" sloganını attığım günü dün gibi hatırlıyorum.

İnancımı terk ederek gelmedim buraya. Bildiğim şeylerin hayatta neye karşılık geldiğini sorguladım.

Bir hoca, cemaat veya siyasi iktidar din adına konuştuğunda, inancın kendisiyle o kurumun çıkarlarını birbirinden ayırmak zorlaşabiliyor. Hangi ayetin hatırlatılacağına, kimin yorum yapabileceğine, hangi itirazın meşru sayılacağına karar veriliyor.

Ali Şeriati'nin Dine Karşı Din yaklaşımını bu nedenle önemsiyorum. Şeriati, tarihte yalnızca dinle dinsizliğin karşı karşıya gelmediğini; dinin kendi içinde de mücadele bulunduğunu anlatıyor. Ayrıcalıkları ve sömürüyü meşrulaştıran din anlayışıyla adalet talebini taşıyan bir din anlayışı aynı tarih içinde karşı karşıya gelebiliyor.

Dinî kardeşlikten söz etmek, işçiyle işveren arasındaki ekonomik eşitsizliği ortadan kaldırmıyor. Aynı inanca sahip olmak, birinin diğerinin emeğinden kazanç sağlamadığı anlamına gelmiyor. İşçinin hakkını aramasını huzursuzluk çıkarmak veya fitne yaratmak olarak gören dinî söylemler, sömürü ilişkilerinin sorgulanmasını da zorlaştırabiliyor.

Dinî bilgi üzerindeki yetki belli kişilerin elinde toplandığında insanlar neyin doğru olduğunu araştırmak yerine neyin söylenmesine izin verildiğini öğreniyor.

Bir inanç, kendi hakikatini sorgulama imkânını ortadan kaldıran bir otoriteye teslim edildiğinde, artık insanları düşünmeye değil, kendisine itaat etmeye çağırır.

Bu yetki çoğu zaman erkeklerin elinde. Kadınlardan dinlemeleri, öğrenmeleri ve itaat etmeleri beklenirken yorumlama ve karar verme hakkı onlara tanınmıyor. Din adına konuşanlar kadınların hayatları üzerinde de söz sahibi oluyor.

Siyasi hareketlerde ve sendikalarda da karar yetkisi dar bir çevrede toplanabiliyor. Bir cemaatin dinî yorum üzerindeki otoritesiyle bir sendikanın üyelerini temsil etme görevi aynı değil. Ama her iki durumda da karar verenlerin kime hesap verdiğini, itiraz edenlerin söz hakkı bulunup bulunmadığını sormamız gerekiyor.

İnsanların kime düşman olacağını, hangi haksızlığa itiraz edeceğini ve hangi konuda susacağını belirleme gücünü kim elinde tutuyor?

Kendimi antikapitalist Müslüman olarak tanımlamamın nedenlerinden biri bu. İnancımı sermayenin, devletin veya dinî otoritenin çıkarlarıyla özdeşleştirmeyi kabul etmiyorum.

İnancın benim için ne anlama geldiğini, onun adına konuşanların kimlerden itaat beklediğine bakarak değil, haksızlık karşısında hangi tarafta durduğuma bakarak sorguluyorum.

İşçilerin örgütlenmesi gerektiğini sık sık söylüyoruz. Oysa işini kaybetme korkusuyla yaşayan bir işçinin greve ya da sendikal faaliyete katılmasının ne anlama geldiğini de düşünmeliyiz.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın Temmuz 2026 verilerine göre kayıtlı işçilerin yüzde 13,8'i sendika üyesi. Özel sektörde bu oran yüzde 6,48, kamu sektöründe ise yüzde 76,29.

Bu uçurumu işçilerin cesaretiyle veya bilinç düzeyiyle açıklayamayız. İş güvencesi, sendikal örgütlenmenin tarihi, istihdam biçimleri, toplu pazarlık koşulları ve işverenlerin sahip olduğu ekonomik güç, işçilerin örgütlenme imkânlarını etkiliyor. Sendikaya üye olmak da tek başına işyerinde etkili söz sahibi olmayı güvence altına almıyor.

Aynı işyerinde çalışan insanların hakları bile aynı olmayabiliyor. Güvencesiz çalışan biriyle işini kaybettiğinde dayanabileceği imkânları olan biri örgütlenmenin riskini aynı biçimde yaşamıyor. İşçiyle işverenin çıkarlarının çatışması, işçilerin kendiliğinden yan yana geleceği anlamına gelmiyor.

Ücret pazarlığını kimin yürüttüğünü, kararların nasıl alındığını, yöneticilerin üyelere nasıl hesap verdiğini de sormalıyız. Sendikalar işçilerin önemli mücadele araçları. Ancak bir sendikanın varlığı, üyelerinin bütün kararlarda söz sahibi olduğunu göstermiyor.

Hak mücadelelerinin içinde geçirdiğim yıllarda örgütlenmenin ne kadar emek istediğini gördüm. Kadınların sözünün nasıl geri plana itildiğini, farklı düşünenlerin nasıl yalnızlaştırılabildiğini de biliyorum. Dinî kurumların erkek egemenliğini eleştirirken emek örgütlerindekini görmezden gelemem. Ücretsiz bakım emeği kadınların zamanını tüketirken sendikal toplantılara neden katılamadıklarını ilgisizlikle açıklayamayız.

Bir örgütün varlığını korumakla o örgütün temsil ettiğini söylediği insanların haklarını korumak her zaman aynı şey olmayabiliyor.

İşçiler işyerlerindeki kararlara, kadınlar kendi hayatlarına ilişkin kararlara müdahale edebilmeli. Birlikte mücadele etmek, kendi örgütlerimizdeki haksızlıklar karşısında susmak anlamına gelmemeli.

Bugün de işçiler ücretleri, çalışma koşulları ve hakları için direniyor. 1 Ekim'de Soma'da bir maden ocağındaki göçükte beş işçi hayatını kaybetti. Soruşturmada işletmenin genel müdürünün de aralarında bulunduğu dokuz şüpheli tutuklandı. İşçinin sağlığı ve güvenliği, üretimin nasıl düzenlendiğinden, işverenin aldığı önlemlerden ve devletin denetiminden ayrı düşünülemez.

Bu ay 10 Ekim Ankara Garı Katliamı'nın 11. yılını da andık. Emek, barış ve demokrasi için toplanan insanları IŞİD hedef aldı. Katliamın bütün sorumluluklarının açığa çıkarılması için sürdürülen adalet mücadelesi bitmedi.

Özelleştirme ve güvencesiz çalışma politikalarına karşı direnen işçiler, madenlerdeki işçi ölümleri, emek ve barış talebiyle toplanan insanlara yönelik katliam… Her birinin koşulları ve doğrudan sorumluları ayrı. Ancak devletin çalışma hayatını ve kamusal güvenliği düzenlediği, sermayenin üretim üzerinde güç sahibi olduğu, emekçilerin de bu koşullara itiraz ettiği tarihsel ilişkilerden bağımsız değiller.

Kapitalist düzende emeğiyle geçinenlerin yaşamını etkileyen kararlar çoğu zaman onların katılımı olmadan alınıyor. Emekle sermaye arasındaki çıkar çatışması da işçileri kendiliğinden örgütlü bir güç hâline getirmiyor. Örgütlenmek için insanların birbirlerine güvenebilmeleri, ortak talepler belirlemeleri ve kendi örgütlerinde söz sahibi olmaları gerekiyor.

İnsan bazen hiç tanımadığı birine düşman olmayı öğreniyor. Onunla aynı masaya oturmadan, bir bardak çay içmeden, biraz yol yürümeden. Oysa bu düşmanlıkların da bir tarihi var. Dinimiz, kimliğimiz ve hayat tarzımız üzerinden kurulan siyasi karşıtlıklar, aynı haksızlığa uğrayan insanların bile birbirlerinden uzak durmasına neden olabiliyor.

İktidarın bu karşıtlıkları siyasette yeniden üretmesi, ortak mücadele imkânlarını daraltabiliyor. Bunu yalnızca dindarlarla solcular arasında görmüyorum. Kadın hareketinin, emek örgütlerinin ve hak mücadelesi veren yapıların içinde de mesafeler büyüyor. Elbette bütün anlaşmazlıklarımızı iktidar yaratmadı. Kendi aramızda gerçek siyasi ayrılıklar, erkek egemenliği ve hesaplaşmamız gereken haksızlıklar var. Ancak her anlaşmazlığı birbirimizden uzaklaşmanın gerekçesine dönüştürmek zorunda değiliz.

Bu uzaklığın bedelini herkes eşit ödemiyor. İşini kaybetme pahasına örgütlenenler, gözaltını göze alarak sokağa çıkanlar, başkalarının hakkını savunurken kendi hayatı zorlaşanlar var. Herkesin aynı güvencesi ve aynı imkânı olmadığını biliyorum. İtiraz etmeyen herkesi korkaklıkla suçlayamam. Fakat hak mücadelesinin yükü sürekli aynı insanların omzunda kaldığında, birlikte değiştirebileceğimiz koşullara müdahale etme gücümüz de azalıyor.

Ortak mücadele kurmak için birbirimizi budamamız gerekmiyor. İnancımızdan, kimliğimizden, siyasi itirazlarımızdan vazgeçmek zorunda değiliz. Yan yana gelmek, aramızdaki haksızlıkları konuşmamak veya birbirimizi eleştirmekten vazgeçmek anlamına gelmemeli. Ortak hak talepleri etrafında birlikte karar alabileceğimiz, birbirimizin sözüne yer açabileceğimiz ilişkilere ihtiyacımız var.

Yıllar önce korkarak arasından geçtiğim işçilerin yanına oturdum. O gün bütün düşüncelerim değişmedi. Ama bana kimlerden korkmam gerektiğini anlatanların, o insanların nasıl yaşadığını neden hiç anlatmadığını sorgulamaya başladım.

Bugün birbirimizle karşılaşmanın önemini hâlâ biliyorum. Fakat aynı masaya oturmakla yetinemeyiz. Birbirimize güvenebilmemiz, ortak talepler etrafında örgütlenebilmemiz ve kendi hayatlarımızı ilgilendiren kararlara birlikte müdahale edebilmemiz gerekiyor.

Bizi birbirimizden uzak tutan siyasi düşmanlıkları sorgulamak, birlikte mücadele edebileceğimiz bir hayatın başlangıcı olabilir.

Kaynak: Medyascope

Paylaş
Sıradaki haber yükleniyor…